Ömrü boyunca bulabiliceği mutluluğu ,eliyle iten canlıya insan denir.
ykonu aslında batı’nın çok eskilere giden distopya üretme alışkanlığının bir ürünü. bir çeşit apocalypse. duygular yavaş yavaş yok oluyor, tabi öfke nöbetleri, yalnızlık, depresyon, keder… modernizmin (postmodern hâli de dahil) varıp dayanacağı nokta.
ama bana daha çok duyguların kayboluş sırasının, sinemayla ilişkisi ilginç geldi. romanın yazarı, ya da yönetmen bunu düşünmüş müdür bilmiyorum. ama en önce kokunun yok olması, oldukça modern bir fenomen. görselliğin, teknoloji vasıtasıyla baskın kültür hâline gelmesi, bunun yanında ses teknolojilerinin gelişmesi, iletişimde “koku” faktörünü öldürdü denebilir. bunun yanında yoğun şehirleşmenin getirdiği bir “koku-karmaşası” da aynı etkiyi yarattı.
yani aslında sinemanın kendisi, bir görsel-işitsel şölene dönüşürken, insanı kokudan ve tattan uzak bir varoluşsal duyuşa sürükledi. filmde, “koku hafızadır” diyerek bu kanıyı pekiştiriyor. en son hangi sanat eserinin “kokusu” da ilginizi çekti? bu, bir nevi sterilizasyon. modern, hijyenik toplum kurgusunun bir parçası. ikincisi de, “tat” tabi ki. artık iyi bir “tat” ve “koku” için ödeme yapmak zorundasınız. hele ki bunların “organik” olmasını istiyorsanız…
bu iki duyunun, filmde ilk kaybolanlar olması, ve bu travmatik döneme rağmen hayatın “devam etmesi” bir çeşit sinemasal “self-reflexivity” iması uyandırdı bende. bilmiyorum kasıtlı mı…
filmin kopma noktası, tabi ki seslerin kaybolmaya başladığı dönem. sinema teknolojisinde de geçmişe gidilen bir an gibi. nasıl ki günümüz dünyasında “internet kesilmesi” ile, 90’ların dünyasında “elektrik kesilmesi” aynı şeydi; sinemada da artık “sessiz dönem” bir çeşit arkaik “an”ı betimliyor. filmin sessiz geçen zaman dilimi, seyircinin de iyice “yabancılaştığı” (başroldeki abimiz gibi) zamanı karşılıyor. çemberin yarılacak bir hâli kalmıyor artık. kendi kuyruğunu ıssıran yılan, iyice geriliyor.
artık, görme duyusunun da gideğini anlıyoruz. bu, sinemanın da bitmesi anlamına gelir tabi ki. dokunarak sinema yapamazsınız. modern toplumda da yine “hijyen” gibi gerekçelerle, aslında “dokunma” eylemi en aza indirildi. mesela pornografiyi ele alalım; dokunma hissinin sıfıra indirgenmesiyle yaşanan bir “cinsellik” deneyimi. ya da cyber sexdenilen icat.
bütün bunlar, filmin bir sıfır noktasına, yani bir “boş gösteren”e doğru ilerlediğini gösteriyor hep. öyle bir “an” ki bu, sinema denilen sanatın iflas ettiği bir duyguyu vermeye kodlanmış, postmodern resimdeki “leke” dediğimiz nokta. orası, bir anda ontolojik kimlik oluveriyor. yani filmin adı olan, “perfect sense” tam da bu “dokunma” üzerine odaklanmış. sinema, yine hile yaparak bize ses vasıtasıyla, iki âşığın “dışarıdan” görülebilmeleri halinde, birbirini okşayan sevgililere dönüşeceğini aktarıyor. ancak bu anlatım, karanlık ekranda beliren bir sesle, yani sinematik imkânları zorlayarak yapılan bir betimleme ancak. gerçeği aktarmanın fersah fersah ötesinde bir betimleme…
Gölgesi bile güzel olan adam
Ne kadar değişirse değişsin
Gölgesi onu ele veriyordu.